ARAŞTIRMA & DOSYA Kategorisinde 100 haber bulunmaktadır...

Ortadoğu'da Yeni Düzen Arayışları

Tunus’ta başlayan Mısır başta olmak üzere tüm Ortadoğu ülkelerini etkisi altına alan değişim rüzgarı Dünyanın ilgisini Ortadoğu’ya çevirdi.Ortadoğu’ya baktığımızda ise yoksulluk,otoriter yönetimlerin baskısı ve özgürlüklerin kısıtlanması sorunları bölgenin temel sorunlarıydı.Nitekim Mısır’daki ayaklanmanın temel sloganı olan ‘ekmek, özgürlük ve adalet’ talepleri bu durumu açıkça ortaya koyar.

Peki bu devrimlerin birbirleri arasındaki fark neydi, BOP’un bu devrimlerdeki yeri ve Türkiye’nin olaylardaki rolü başta olmak üzere Ortadoğu’da yeni düzen arayışlarıyla ilgili olarak merak edilenleri Kocaeli Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümü öğretim üyelerinden Yrd.Doç.Dr. Zafer Yıldırım’a yönelttik.

- Tunus’ta başlayan,Mısır’da Hüsnü Mübarek Devrinin bitmesiyle sonuçlanan ve Libya’ya sıçrayan bu isyan dalgasının birbirleri arasındaki fark nedir?

Şu hususun bilinmesinde fayda vardır ki yıkılan rejimler monarşiler değil, diktatörlüklerdi. Mevcut monarşilerdeki gösteriler rejime karşı değil, mevcut hükümetlere karşıdır. Libya’da Arap ve Berberi aşiretler bulunmakta ve bunlarda kendi içlerinde klanlara bölünmekteler. Bu isyanların kökenleri ve sebepleri birbirinden farklıdır. Bir putun yıkılabileceğini göstermesi sebebiyle, isyanların domino etkisi yaratan bir yönü olduğu doğru.. Bu birazda 1699 Karlofça Antlaşmasına benzer, o antlaşmada Osmanlı toprak kaybetmemiştir. Sadece, Avrupalı devletler tarafından, sürekli toprak kazanmaya çalışan bir Osmanlı imajı yıkılmış, toprak kaybedebildiği ve yenilebildiği de görülmüştür. 1699 bundan dolayı bir milattır. Bunun gibi Saddam’ı Amerika bitirmiştir. Oysa Tunus'ta ki yıkım halkın yıkımıdır. Zeynel Abidin'i yıkan güç halkdı. Tunus genç nüfusu, Zeynel Abidin Bin Ali ile doğan halktır. Bu genç neslin nüfus toplamındaki oranı yüzde altmışlara dayanmaktadır. Tunus'ta bir gencin kendisini yakmasıyla başlayan süreç, esas itibariyle nüfusun yoğunluğunu oluşturan gençlerin artık iş istiyoruz, aş istiyoruz demesidir. Bu noktada Fransa izlemeyi tercih etmiştir. Biliyorsunuz; Fas, Tunus, Cezayir yani Magrip ülkeleri diye adlandırdığımız bu ülkeler, Fransız sömürgesidir. Zeynel Abidin Bin Ali'ye bu noktada ordu destek vermiştir. Şimdi gelelim Mısır hadisesine. İsyanın iki ayağı vardır: Birincisi Mısır ordusu, ikincisi Amerika’dır. Amerika son an'a kadar tıpkı 1979 İran devrimindeki gibi, Hüsnü Mübarek'e destek vermiştir. Ancak Amerika için bireyler değil, ülkelerin kendileriyle olan ilişkileri önemlidir. Eğer Mübarek'in yıkılacağına dair kesin sinyaller verilirse Amerika kaybeden ata oynayamaz. İstemeyerek de olsa Mübarek'in çekilmesini istemiştir. Çünkü geri dönülmez bir direnç başlamıştır. Tunus da ki süreçle, Mısır da ki süreç birbirinden çok farklıdır. Bir defa Mısır da çok iyi bir ordu vardır ve ordu Mübarek'e demiştir ki “ Biz artık senin yanında değiliz.”. Ordunun bu duruşuna rağmen bir danışıklı dövüş söz konusu olmuştur. Bakınız Zeynel Abidin Bin Ali ülkeyi terk etmiştir. Oysa Mısır ordusu Mübarek'i korumuştur ve o hala Mısır’dadır. Aslında Mısır'da bitirici darbeyi Amerika vurmuştur. Tabi ki Tahrir Meydanı’ndaki insanların ateşi bunda etkilidir ancak uluslararası destek bulduğu Amerika’yı arkasında görememiştir. Biliyorsunuz ki Mübarek, İsrailli eski bakan Benyamin Ben-Eliezer’e “Amerika beni sattı.” demiştir. Gelelim Libya'ya, Libya bir konsensüsler ülkesidir. Kral İdris'den sonra genç bir yüzbaşının bu kadar zayıf bir ülkedeki başarısı tamamen kabileler arasındaki çekişmeye bağlıdır. Kaddafi’nin kabilesi Gadfadi, altı büyük klandan oluşmaktadır. Nüfusun hemen hemen yüzde yüzünü Sünni Müslümanlar teşkil etmektedir. Libya’da yaklaşık yüz kırk kadar aşiret ve grup bulunmaktadır. Bazı analistlere göre bunlardan dördü büyüktür. Kaddafi, iktidarını bugün için aşiretlerle yaptığı işbirliği ve ittifaklar ile bu aşiretler arasındaki uyuşmazlıklar üzerine temellendirmiştir. Ancak Kaddafi 1969 yılında iktidara gelişinden itibaren ilk on yılki süreçte aşiretlerin etki nüfuzlarını kırmaya gayret etmiş, 1980-1990 yılları arasında Halk Sosyal Liderlik Komiteleri kurmuştur. Ancak sonuçları itibarıyla bakıldığında bu komitelerin liderlerini aşiret liderleri oluşturmaktadır. Kaddafi sonrasında da ülke yönetimi bu komisyonların belirleyeceği düşünülmektedir. Bugün halen iyi eğitilmiş kesim dahi aşiret ve aile bağlarını her türlü bağın üzerinde görmekte ve kendilerini aşiret veya aile üyeliği ile ifade etmektedirler. Bu durumun nedeni Kaddafi’nin iktidara gelmesinden itibaren sistematik şekilde ülke içindeki sosyal yapıları tahrip etmesi ve oluşturulmasına müsaade etmemesidir. Kaddafi partilere, ticaret birliklerine NGO’lara ve diğer sosyal gruplara müsaade etmemesi, Libya halkının kendilerini aşiret içinde ifade etmelerine neden olmuştur. En büyük aşiret olan Warfala geçen pazar Kaddafi’ye olan desteğini çektiğini ilan etmiştir. Warfala aşireti toplam bir milyon nüfusuyla, nüfusu altı milyon olan Libya’da büyük bir güç teşkil etmektedir. Diğer büyük bir aşiret olan Zawiya ise Kaddafi’nin karşısında yer almıştır. Bu kabilenin bulunduğu Libya’nın doğusundaki bölge, ülkenin ihraç ettiği petrolün üçte ikisinin sağlandığı bölge olması nedeniyle bu aşiretin tutumunu daha önemli hale getirmektedir. Bu aşiret liderleri yaptıkları açıklamada Kaddafi ülke insanlarını öldürmeye devam ederse bölgelerindeki petrol terminallerinden yapılan petrol ihracatını durduracakları tehdidinde bulunmaktadırlar. Ancak konunun trajikomik tarafı aynı tehdidi Kaddafi’nin de Batı’ya karşı yapıyor olmasıdır. Yugoslavya'da Tito'nun demir yumruğu nasıl ülkeyi bir arara da tuttu ise, Libya için de Kaddafi öyledir. Bundan sonraki süreçte kabileler arası iktidar çatışmaları olabilir. Yani Libya’da bir demir yumruk olduğu sürece ülkeyi yönetmek daha kolaydır. Çünkü kabilelerde liderlerine olan bağlılık daha ön plandadır. Yani bütün sosyal yapılanması cemaat kültürü ile içiçedir. İsyan eden gençlerin dayanak noktası ise muhalefet eden kabilelerin dışında bir de Mısır’dan gelen ithal aktivistlerdir. Direnişi ve isyanı Mısır'da başarıya ulaştıran bazı aktivistler, Libya'da işi organize etmeye başladılar. Ordu faktörüne de değinirsek, Libya'da Mısır'da ki gibi gelişmiş bir ordu görmek mümkün değil; Kaddafi'nin korunacağı enstrümanlar açısından bakıldığında, ordu çok da ehemmiyet göstermiyor. Bu nedenle Sudan gibi Afrika ülkelerinden gelen Para Militer askerleri kullanıyor ki bu paralı askerleri, Libya'nın ulusal askerlerinin yanında görüyoruz. Başta da söylediğim gibi Libya ordusu Mısır ordusundan farklıdır. Tunus'la başlayan bu isyan dalgasında bu üç ülkenin ortak paydası, putların devrilmesi olarak görülebilir ama toplumsal kökenlere ve dış desteklere baktığınızda bu çok farklıdır.

 

 

-  Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)'nin içeriğine baktığımızda üç aşamalı bir hedef görüyoruz. Bunlardan birincisi bölgedeki liderleri değiştirmek ikincisi, liderlerden sonra rejimleri değiştirmek, üçüncü ve vurucu güç olarak da sınırları kendi lehine değiştirmektir. Bugün gerçekleşen olaylar, ABD açısından bu politikalarını gerçekleştirme olanağını doğurmuş mudur?

 

O zaman şu öngörüyü kabul etmeniz gerekir, esasında çok samimi bir projedir BOP.ABD Irak'a müdahale ettikten sonra, kendisini kompanse edecek bir think-tank'dir. Yani bu şuna benzer, bir eylem yapıyorsunuz onun bir faturası çıkıyor, onun faturasını meşrulaştırmak için birkaç yol önerirsiniz. Ne gibi mesela, bunu el kaide yaptı dersiniz ya da bu sayede özgürleştiniz vs.. Evet bir milyon Irak'lı özgürleşti, ama artık yaşamıyorlar. Bir defa Amerika'nın Irak müdahalesinin arkasında İsrail çıkarları vardır. İsrail için Irak, birinci önemde bir tehlikeydi. Özellikle İran'dan bile daha büyük bir tehlikeydi. İran'ın söylemleri hep pragmatiktir. Gerip, bırakırlar. Hiçbir zaman savaşın eşiğine gelmezler. İran'ın potansiyeli germe ve bırakmadır. Ama Saddam tam aksi maceracıydı, İsrail ile her an bir çatışmaya girebilirdi, Kuveyt’te olduğu gibi. Oysa İran hiç bir zaman bölgedeki çatışma ve savaşların içine hukuken girememiş ancak destek vermiş veya karşı çıkmıştır. BOP düşüncesini ilk defa Condoleezza Rice’ın Ağustos 2003’te Washington Post’ta Yayınlanan “Ortadoğu’yu Dönüştürmek” başlıklı yazısında görmekteyiz. Sonra bu think tank halini aldı. 2004 yazında dönemin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün Türkiye’yi temsilen katıldığı bir toplantı Georgia’da düzenlendi. Biz, orada Amerika'nın da isteğiyle model ülke statüsündeydik. ABD’nin Irak işgalini bu kapsamda yorumladığınızda büyük bir çelişki ortaya çıkmaktadır. İran’a karşı denge olarak duran Saddam’ı devirdiğinizde BOP’ sinin getirdiği demokrasi neticesinde Irak’taki Şiilerin iktidara gelmesini kabul etmiş olmanız gerekir. Yani İran’ın müttefiki bir Irak ortaya çıkarmış oluyorsunuz. Amerika’nın, BOP’ sinin ilk uygulamasını Irak’ta gerçekleştirdiğini savunmak; Amerika’nın İran politikasını değiştirdiğini ve ilişkilerin düzeldiğini söylemek anlamına gelebilir. Amerika çıkarları dediğimiz unsurda aslında lobiler inanılmaz bir güç ve bu olaylarda Yahudi lobisinin istekleri yerine getiriliyor. Demokrat Clinton, Yahudi neo-con'un hazırladığı taslağa sıcak bakmadı. Daha sonrasında bunu gerçekleştiren oğul Bush, bu iş için çok uygundu. Aklen ve siyaseten de dayandığı temel itibariyle de işi ona bıraktılar. Yahudiler de zaten bir cümle vardır, “ Bizim için Irak yakın tehlikedir, İran uzak tehlikedir.” İran'da, Pers kültürü hâkimdir, “ germe ve bırakma.” , Savaşmak, İran için kullanılan bir enstrümandır ancak uygulanan bir enstrüman olarak siyasetlerinde yer almadığı tarihte de günümüzde de görülebilir; Gererler ama bırakırlar. İyi bürokrasi ve iyi devlet geleneği vardır, tabi ki bunlar Pers mirasından gelen özelliklerdir.

 

- Germe ve Bırakma ifadesi üzerinden gidersek eğer; Ortadoğu coğrafyasına baktığımızda tarihsel süreçte İran'ın sürekli bir ana muhalefet olma durumu vardır. Bölgeye tamamen hâkim olamamasının nedeni mezheplerden dolayı -örneğin Araplar Sünni iken İranlılar Şii'dir- kaynaklanıyor olabilir mi?

 

Şii'lerden hoşlanmayan Araplardır. Saddam neye gönderme yapıyordu. İranlılar Kadisiye savaşının ardından Hz Ömer zamanında İslamiyeti seçerler. Araplar “biz sizi İslamlaştırdık, Müslüman yaptık” der. Bundan dolayı yani Acemlere karşı üstünüz algılamasını İran kabul etmemekte ve Şii anlayışı üzerinden bölgede hâkim güç olmaya çalışmaktadır ki bu da ilk önce Arapları rahatsız etmektedir. Bu nedenle Araplar, Şii'leri sevmezler. Bir Arap Şii'den çok bir Türk'ü daha çok sever. Bu bağlamda bölgede Osmanlı'nın varoluşu din temelli bir varoluş değil, siyasi bir varoluştur. İran içinde aynı şey geçerlidir. Ne Humeyni ne de Şah, ikisinin de yapmak istediği güçlü bir İran’dır. Bir tarafta biri din siyasetini diğeri ise laikliği kullanmışsa da namlunun ucundaki hedef aynıdır.

- Ortadoğu’da yaşanan olaylar çerçevesinde, Türkiye’nin bölgeye yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Türkiye’nin yirmi beş bin vatandaşının orada olması devlet olarak sorumluluğunu getirir. Devletin vatandaşını koruması birincil önceliğidir. İkinci öncelik politik olarak Libya’ya karşı Türkiye’nin tıpkı Irak’ta olduğu gibi tarihten gelen sorumluluğunun olması mümkün değil. Irak’ta da bunun olmaması gerekiyordu ki Libya’da da keza öyledir. Türkiye’nin orada yirmi yedi milyar dolarlık bir yatırımı var. Bir defa bu zararın karşılanması lazım.Çok dikkat etmemiz gerekir: Hem yirmi beş bin insanı getirmek için hem de Kaddafi’yi kızdıracak derecede isyancıları kızdıracağız. Çünkü isyancıların kontrollü bölgelerinde halen Türk vatandaşları var ve Kaddafi de onun askerleri de bize kızabilir. O da ayrı bir konu… Libya’da uzun vadeli Türkiye’nin çıkarları ancak Libya’nın istikrara kavuşmasıyla tekrar bir ihracat, yatırım anlamında olabilir ama onunda ötesinde şu da olabilir: Yeni bir oluşum olursa ve Türkiye katılırsa Türk petrol aramalarına da gidebilir. Ama zaten mevcut işleten şirketler var İtalyanlar gibi. Bize pay verirler mi vermezler mi yani Kaddafi gidince ya da Kaddafi kazanırsa oluşacak yeni yapının Türkiye’ye bakışı ne olur bilmiyorum. Ama yeni oluşacak yapı Türkiye’ye daha sıcak bakıp da, bize de Müslüman, kardeş ülke v.s gibi pay verirse petrol işletim üzerinde Türk ulusal şirketler kurulabilir. Bunun dışında Türkiye’nin çıkarı ticaret eksenli özellikle inşaat sektör bağlamında bölgeye gitmek isteyecektir.

 

-Orta Doğu’da İsrail tarafından yürütülen saldırgan politikalar ve sürekli gerilim isteği yüzünden Türkiye daha önce açıkça düşman olarak tanımlanan ülkelerle geliştirilen sıcak ilişkiler ve komşularla sıfır problem politikasıyla İsrail’e yaklaşamamaktadır. ABD dış politikasında önemli etkisi olan İsrail lobisinin İran kartını sürekli kullanması ve Filistin sorunu Türkiye-İsrail ilişkileri gerilim kaynağıdır. Bu bağlamda iki ülke ilişkilerini nasıl değerlendirmektesiniz?

 

Türkiye-İsrail ilişkileri 48 süreciyle başlayan yapılanmadır. Türkiye’nin, İslam ülkeleri tarafından eleştirilen yönü şudur: İsrail’i ilk tanıyan Müslüman ülke olmasıdır. Türkiye ise şunu der ki zaten siz birinci Arap-İsrail savaşında yenilmiştiniz ve andlaşma imzaladınız ben de tanıdım. Andlaşmak, tanımak demektir zaten. Siz andlaşma yaparak tanıdınız ben de hukuken tanıdım, bununla başlayan bir süreçtir. Türkiye-İsrail ilişkilerinin resmi boyutu 1990-2000 hariç olmak üzere hep kötüdür. 1958 yılında İsrail başbakanı Menderes’i ziyaret etmiştir. Yani İsrail- Türkiye ilişkilerinin gayri-resmi, gizli görüşmeler v.s ilişkiler hep iyidir ama resmi düzeyde Arap polemiğinden dolayı hep kötüdür. 67 savaşı sonrası gerginleşme oldu. Türkiye, İsrail’e B.M kararlar doğrultusunda derhal toprakları boşalt dedi ve ikinci maslahatgüzar düzeyine çektik. Araplar karşısında Türkler de İsrailliler de güvensizlik belirtmiştir ve bu bağlamda ilişkiler iyi olmuştur. Bölgede Acemler, Türkler ve İsrailliler vardır. İsrailliler, Sami ırkının bir koludur. 1990-2000 döneminde ilişkilerde kötü giden seyir yoktur. Çünkü Truman Doktrini’nin dördüncü maddesine göre ABD’nin verdiği silahlar konusunda silahların kullanım amacı, satışı ve devri gibi konularda bu ülkeye hak tanımaktadır. ABD’de bu süreçte silahları “isteğimin dışında hiçbir amaçla kullanamazsınız” demiştir.. Amerika. Amerika’nın söylemi bu silahların Güneydoğu da kullanamayacağıdır. PKK’ya karşı yürütülen mücadeleyi Amerika o dönem içerisinde kabul etmemekte, sivillere yönelik olduğu iddiasındadır ve dördüncü maddeye dayandırarak Türkiye’ye örtülü silah ambargosu uygular yani Türkiye’ye dönük bir silah ambargosu resmi olarak mevcut değildir. Ancak silahlar Güneydoğu da teröristlere karşı kullanılmasına karşı çıkmaktadır. Bu sırada İsrail aynı silahlar biz de var der ve biz o süreçte silahları onlardan alırız. Daha sonra Türkiye’de 28 Şubat süreci yaşandı ve 96’da ilk kez Türkiye, İsrail ile resmi düzeyde antlaşma imzaladı. Bugüne kadar resmi, bağlayıcı bir antlaşma imzalanmamıştı. Biz silahsız kaldığımız bir dönemde İsrail’den füze aldık. 1990-2000 döneminde gerek iç siyasette gerek ise dış gelişmelerde İsrail ile yaklaştık. 2000’den sonraki süreçte ise bir soğuma oldu. Bunun nedeni AKP değil, Ecevit’tir. İsrail’i ilk kez 4 Nisan 2002’de DSP grubunda yaptığı açıklamada bir Türkiye başbakanı Cenin kampında yaptığı kıyım ve Hamas’ın lideri Şeyh Yasin’in öldürmesi nedeniyle İsrail’i soykırım yapmakla suçlar. Daha sonrasında ise Davos krizi yaşandı. 96 antlaşmasıyla biz İsrail’e sıkışık zamanında yardım ettik. O sırada izole edilmiş İsrail ülkesine, bir Müslüman ülke el vermiş oldu. Mısır’a kızmadık mı bu süreçte? Gazze’yi canlı hapishaneye getiren bir yanda İsrail ise diğer tarafta Mısır idi. Tamam, İsrail’i anlıyorduk ama Mısır’ın derdi neydi? Mahmud Abbas’a, Mısır’a kızmadık çünkü dış politik konjonktür olarak İsrail’e kızmak daha işimize geldi.

Daha Fazla Göster 02/04/2011 || 1916

Sihirli Kutudan Sihirli Anlar

Biraz eskilere dönüp esrarengiz kutunun radyonun geçmişini ve bu modern hale nasıl geldiğini hiç merak ettiniz mi?

Daha Fazla Göster 31/03/2011 || 1833

Affan Kahvesi ve Haytalı Efsanesi

Hatay mutfağında yerini almış lezzetlerden bir tanesi buz gibi bir lezzet Haytalı' nın tadına markalaşmış adresinde Affan Kahvesî'ni baktık.

Daha Fazla Göster 22/03/2011 || 1870

Kocaeli Şehir Tiyatroları Büyümeye Devam Ediyor

Kabuğuna sığmayan Kocaeli Şehir Tiyatrosu, yurt dışında ve Türkiye’nin birçok ilinde sahnelediği oyunlarla göz dolduruyor.

Daha Fazla Göster 31/01/2011 || 1863

Ölümcül KOAH Türkiye'de Hızla Yayılıyor

Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı(KOAH) dünyada her yıl kanser, HIV/AIDS kadar can alıyor.

Daha Fazla Göster 10/01/2011 || 2028

Tüm Yönleriyle Bologne Süreci

İçinde bulunduğumuz yüzyıla bakacak olursak hayatın pek çok alanında olduğu gibi eğitim alanında da birçok gelişmeler yaşanıyor. Bunlardan bir tanesi olarak Bologna süreci son zamanlarda özellikle üniversitelerin esaslı gündemini oluşturuyor.

Daha Fazla Göster 07/01/2011 || 1827

Down'lu Gülen Yüzler

Hayat bazen sürprizler yapar insanlara, bazen ise tatsız şakalarla karşı karşıya getirir insanları. Down Sendromu, yaşamın içinde anne babalara oynanan tatsız bir şaka gibi görülse de , bu sendromla dünyaya gelen çocuklar gülen yüzleriyle a...

Daha Fazla Göster 06/01/2011 || 1852

Deprem Ve Koordinasyon Eksikliği

Türkiye dünyanın en etkin deprem kuşaklarından birinin üzerinde bulunuyor.Geçmişte birçok yıkıcı derem olduğu gibi, gelecekte de sıksık oluşacak depremlerle büyük can ve mal kaybına uğrayacağı bir gerçek.Bu konuda Kocaeli Üniversitesi M...

Daha Fazla Göster 04/01/2011 || 2039

GENÇLİK VE GÜZELLİK İKSİRİ KANINIZDA VAR

Kişinin kendi kanı kullanılarak uygulanan gençlik iksiri ülkemizde de büyük ilgi gördü.Kan alma ve enjeksiyon ile gösterilen bu yöntem, düşük enfeksiyon riski ve ağrısız oluşu nedeniyle tercih ediliyor.

Daha Fazla Göster 04/01/2011 || 2034

GİZEMLİ DÜNYA: SUALTI

Değirmendere Sualtı Topluluğu (DESSAT) ve Kocaeli Üniversitesi Sualtı Topluluğu (KOUSAT) üyesi ayrıca Beden Eğitimi Ve Spor Yüksek Okulu (BESYO) 3.sınıf öğrencisi olan Mustafa Baykal ile dalış sporu hakkında söyleşi yaptık.

Daha Fazla Göster 03/01/2011 || 1883

Tanrı Kuşları Sevdiği İçin Ağaçları Yarattı İnsanlarsa Kafesleri

Tıp araştırmaları için önemli bir etik sorun oluşturan hayvan deneyleri konusu maalesef ülkemizde fazla tartışılmıyor.

Daha Fazla Göster 30/12/2010 || 1842

'Küreselleşen Güvenlik' İçin Füze Kalkanı Projesi

Büyük bir ilgiyle beklenen Kuzey Atlantik İttifakı'nın (NATO) Lizbon Zirvesi 19-20 Kasım 2010'da yapıldı.Türkiye'nin de dahil olduğu 28 üyenin 'evet' oyuyla yeni stratejik konsept kabul edildi.

Daha Fazla Göster 27/12/2010 || 1815

Güneşin Enerjisi Araçlara, Işığı İse Bilime Yansıyor

Enerji kaynakları ile ilgili çalışmalar, alternatif enerji kaynaklarının kullanımını yaygınlaştırıp ve bu alandaki teknolojik gelişmeleri artırarak topluma ve bilime katkı sağlıyor.

Daha Fazla Göster 29/11/2010 || 1886

Gençliğin Sesi Yükseliyor

Türkiye’de faaliyet gösteren gençlik merkezlerindeki genç sayısı son üç yılda gözle görülür bir artış sağladı.

Daha Fazla Göster 25/11/2010 || 1856

AB’nin Yaşlanma Sorununa Çözüm Olarak Türkiye

Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkiler, Avrupa Topluluğu (AT) ile 12 Eylül 1963 tarihinde imzalanan Ankara Antlaşması’nın temel oluşturduğu ortaklık rejimi çerçevesinde gelişti. Türkiye ile AT arasında, sanayi ürünlerini konu alan ...

Daha Fazla Göster 04/11/2010 || 2011

Kitapları Çok Satan Yazar Olmanın Gerekleri Nelerdir

Eserleri çok okunan yazarlardan biri olmanın koşulunun Popüler Edebiyat yapmak olduğunun varsayıldığı günümüzde, ülkemizde kitap okuma oranları halen birçok ülkenin gerisinde.

Daha Fazla Göster 03/11/2010 || 1827