Yönetmenin Gözü Olmak 'Görüntü Yönetmenliği'

 Sabit Şahinler 31/12/2009 GÜNCEL/ RÖPORTAJ & SÖYLEŞİ 2875
Kompakt bir fotoğraf makinesiyle başladığı görüntü yolculuğunu görüntü yönetmenliğine kadar sürdüren Aytekin Çakmakçı'yla görüntü yönetmenliği ve Türk sineması üzerine konuştuk.

Görüntü yönetmenliğine nasıl başladınız, sinema sektörüne nasıl girdiniz?

 

Yaz tatillerinde küçüklükten beri çalışıp okul harçlıklarımı çıkarırdım, yine bir yaz tatilinde prodüksiyon asistanlığı yapan bir arkadaşım fotoğrafçılığı da meraklı olduğumu bildiği için kamera ikinci asistanlığı işi teklif etti. O zamanlar görüntü yönetmenliğinin adı fotoğraf direktörüydü. Fotoğraf direktörünün yanında asistanlık yaparak fotoğrafçılığımı da gelişiyordum, ondan sonra orada kaldım. Sonra birinci asistanlık, set fotoğrafçılığı, afiş fotoğrafçılığı, reklam fotoğrafçılığı, reklam kameramanlığı, görüntü yönetmenliği yaptım. Son yıllarda da Marmara güzel sanatlar fakültesinde sinema-televizyon bölümünde hocalık yapıyordum ama geçen sene istifa ettim.

Reklam kameramanlığı reklam fotoğrafçılığı gibi işlerde de çalıştığınızı söylediniz. Sizi görüntü yönetmenliğine özellikle iten neden bir neden var mıydı?

Benin fotoğrafçılığım zaten benim görüntü yönetmeni olmamdaki temel kaynaklardan bir tanesi. Fotoğrafı çok iyi bilmeden görüntü yönetmeni olmak zaten mümkün değildir. Benimde kamera asistanlığına başladığım zaman idealim mükemmel bir fotoğrafçı olarak hayatımı sürdürmek değil, görüntü yönetmenliği yapmaktı. Bir de hayata bakışımla ölçüşen görüntü tasarımı anlayışı uygulamak istiyordum. Bunları yapabilmek içinde bunun alt kaynaklarını öğrenmem gerekiyordu. Fotoğrafçılık, reklam fotoğrafçılığı, reklam kameramanlığı yaparken orda sinemada fark etmediğim minimal detayların hayatta ne kadar etkili olduğunu gördüm. Örneğin, boş bir eve, burasını yaşanılır hale getir dediklerinde, akla ilk gelen kaba eşyalardır; koltuk, yatak, dolap, masa, sandalye gibi. Hâlbuki orayı yaşanır yapan daha minimal objeler; duvardaki bir biblo, köşeye atılmış bir gazete, dolaptaki kitaplar vs. Bir boncuk, köşeye atılmış bir gazete veya bir askılık, dolaptaki o devasa dolaptaki 2 -3 belki 5 tane kitap. O devasa dolapta belki 5 tane kitap olmasa yaşanılır gözükmüyor. Yapay soğuk bir kütle olarak gözüküyor. Örneğin yaşadığınız evin birebir kopyasını yapın deseler yapsanız orada bir yapaylık söz konusudur çünkü yaşadığın evdeki perdenin kıvrılması, bir fiyongun o çabukluk içinde bağlanması belki senkron yaratmayacak, belki simetri olmayacaktır, belki minderler eşit değildir ama bütün bunlar yaşanılırlığın ayak izleri gibidir. Dekor yapılırken bunlar aşırı muntazam oluyor o zamanda aşırı muntazamdık bir yapaylığı yaşanmamışlığı simgeliyor. Sanki çölde yürürken geriye dönüp kendi ayak izlerini çalıyla silmek gibidir. Yaşanılırlıkta kitap dağınık olabilir simetrisi bozuk olabilir masa üzerine yanan bir sigaranın külü bile düşebilir ne kadar reddetsen de bunlar yaşanılırlığın izlerdir. Sandalyenin üzerine bıraktığın bir çanta ya da yırtık bir kaşkol bütün bunlar yaşanılırlığı hissettiren nefesini dokusunu veren izleyiciye yaşanmışlığı hissettiren şeylerdir. Reklamcılıkta ben bunu gördüm ve bunu fark ettim. Bazen o küçük detaylar vardır. Sinema setinde 7- 8 saat süren yemek sahneleri olur o yemek göçer, söner, matlaşır canlılığını yitirir onunda canlı görünmesi gerekir çünkü devamlılığı vardır. Reklamcılıkta bu tür şeylerle uğraştığım için onların nasıl canlı yapılabildiğini gördüm, bir çiçeğin nasıl canlı görünebileceğini, bir sönmüş bir pilavın nasıl yeni pişmiş gibi görünebileceğinin sırlarını öğrendim. Reklamcılık bana çok şey kattı. Sinemanın yalan yapılan ama yalanı dürüst yapılan bir sektör olduğunu öğrendim. Reklamcılıktaki mantaliteyle sinemayı nasıl harmanlayabileceğimi gördüm. Birde sürekli yeni kitaplar okuyarak yeni teknikler öğrenerek görsel tasarımımı geliştirmeye çalıştım.

Başlarda mutlaka sorunlar yaşamışsınızdır, sinema, fotoğraf adına veya bireysel sorunlar, bunlar nelerdi?

Yaşadığım sorunlar tamamen görsel felsefe üzerineydi. O zamanlar klasik anlayış egemendi, dünyada yeni bir rüzgâr başladı, dünya sosyoekonomik ve kültürel olarak değişmeye başladı daha doğalcı daha sade daha birebir ama daha hızlı çabuk tüketen daha yalın bir anlatım egemen oldu. Bu giyim tarzlarından hayata bakışa, yemeklere, sinemadaki görsel tasarıma da etki etti. Ben de bu akımı olabildiğince takip etmeye başladım. Benim asistanlık yaptığım yıllarda dışarıdan kitap gelmesi söz konusu değildi, gümrükler kapalıydı. Amerikan sinematografi dergisinin aylık kitapları vardı ve o kitaplarda görüntü yönetmenliği üzerine çok besleyici birikimler vardı, onları getirtiyordum ve çevirttiriyordum. Yabancı filmler izliyordum ve bende onları izledikçe doğalcılığa karşı bir sempati oluştu. Onları takip etmeye ve görüntü yönetmenliğine başladığımda bunları uygulamaya koyuldum fakat klasik anlayışın egemen olduğu sinema sektöründe bunlar çok yanlış ve saçma sapan ışık anlayışları diye eleştiriler aldım. Birçok kere işten kovulmakla tehdit edildim, yapımcı veya başrol oyuncusu veyahut yönetmen tarafından. Ben bunun doğru olduğunu, dünyanın buna geçtiğini, bunun artık görsel anlayışın doğalcılık ve ekspresyonizmin harmanlandığı bir stilde gittiğini savundum. Çünkü reji dili değişmeye başlamıştı, planlamalar, dekupajlar, eskiden kameranın sabit olduğu, oyuncuların gelip gittiği sistem değişti; kameranın gidip gelmeye, hareket etmeye başlayan anlayışa geçildi. Elbiseler değişti, eskiden sanat eseri olan bayan elbiseleri artık sade bir tuniğe dönüştü veya bir tshirt ve jean’e dönüştü. Böyle bir anlayış egemen olunca bende bunu uygulamaya çalıştım. Sonra festivale yönelik filmlerden teklif gelmeye başlayınca bu benim hem hayata hem mesleğe daya sıkı tutunmama destek oldu. Hedeflerim büyümüştü, demek ki ben doğru yoldayım diye düşünmeye başlayıp araştırmalarımı daha sıkı bir şekilde saldırarak çoğalttım. alt kültürümü Biraz daha beslemek için  elime geçtikçe sinema semolojisi, felsefe tarzı kitaplar okuyarak yorum yapabilme yeteneklerimi inisiyatifimi daha sağlıklı bir yere getirmek adına daha çok okumaya başladım. O dönemin koşullarında bunlar çok kolay değildi. Sizler, şimdiki nesil çok şanslısınız çünkü dünyadaki her yeni çıkan kitabı 24 saat içerisinde internetten indirip okuyabiliyorsunuz.

Görüntü yönetmenliği yaptığınız ilk film hangisiydi?

Acı diye bir sinema filmiydi ama basit bir filmdi. Çünkü reklamcılıkta hep hedefim drama çekmekti, kafamdaki görsel tasarımı yansıtmaktı. Fakat reklam kameramanları çok ciddiye alınmaz sinema sektöründe. O zamanlarda dijital yoktu negatifler çok pahalıydı o kadar parayı bir maceraya teslim etmek istemezlerdi. Reklam kameramanlarını da pek tanımadıkları, ciddiye almadıkları bir dönemdi. Bende mesleki bağlantılarımla iki üç tane küçük bütçeli film buldum bu filmlerde çalıştım. Acı da bunlardan biriydi. Orada ben sanatsal empresyonist görüntüler falan yapınca hop ne oluyor dediler sonra beni kovmaya kalktılar. Bunu farkeden sanat filmi yapan yönetmenlerden teklifler gelmeye başladı ve bundan sonrada çizgim belli oldu. Sonrasında iki üç tane şarkıcı filmi çektim, o iki üç filmden sonrada kendi çizgimi kendi yolumu bulunca şarkıcı türkücü filmi çekmem dedim ve ondan sonra da çekmedim de. Çok zor günlerimde oldu. Kızım kolejde okuyordu, taksitleri geldi, 5 Nisan kararları dönemini Türkiye’de bende hissettim, sizler gençsiniz tabi o dönemleri bilmiyorsunuz. Tansu Çillerin başbakanlığında meşhur 5 Nisan kararları vardı. O zamanlarda iş yoktu. Belkıs Akkale filmi geldi ve ben şarkıcı türkücü filmi çekmem dedim, ne olacak dediler.  O zamanlarda bir arabam vardı onu sattım, gittim taksitleri ödedim. o kriz dönemi bittikten sonra yine sinema filmleri gelmeye başladı. İşte ondan sonra tekrar yeni bir araba aldım. Arabayı kaybederim alırım ama o ilkeleri bir kere bozduktan sonra bir daha geri gelmez.

Bir görüntü yönetmeni için görüntü hikâyenin önüne geçmeli mi geçmemeli mi?

Geçmemeli çünkü orada bulunan tüm öğeler; Kaç tane kriter varsa yönetmen, oyuncu, ışık, filtre, görüntü yönetmeni, mekan, ne isterseniz, aklınıza ne gelirse hepsi hikayeye hizmet eder. Orada assolist hikâyenin kendisidir, herkes araçtır. Yani hepimiz aracızdır sadece o andaki sorumluluk dilimlerimiz rütbelerimiz farklıdır ama neticede her şey hikâyeye hizmet eder, orada bulunma sebebimiz odur çünkü. Sinema bir yap-boz gibidir, bir sürü küçük parça bir araya getirilerek hikaye anlatılmaktadır, eğer bir kriterlerden biri,  bu yap-bozdaki parçalardan bir tanesi kendisini çok fark ettiriyorsa, o bütüne yani filme zarar verir. Tüm parçalar kendini hissettirmeden bir bütün oluşturarak filme destek vermelidir.Yani filimden çıktıktan sonra filmin görüntüleri ne güzeldi, filmin müzikleri ne güzeldi, diyip filimden bahsetmiyorsan, bu film adına çok tehlikeli bir şeydir. Filmi beğenmemişsindir. Filmi beğensen film iyidir dersin, müziği dediğin zaman o filmin bütünü olmuyor filmin müziği oluyor işte yani bu şuna benziyor; birinden bahsederken o iyi insandır o kötü insandı diye bahsedersin ama biri sana o insanı beğendin mi diye sorduğunda eee işte gözü bilmem neydi saçları bilmem neydi demezsin, önce o iyi insandı dersin sonra detaylara girersin. Yani biri sana bir filmi ya da bir insanı sorduğunda detaylardan başlarsan zaten senin yaklaşımında bir samimiyetsizlik vardır. Önce temayı tasvir edeceksin sonra detaylara gireceksin bu samimi bir yaklaşımdır. Ünlü bir sinemacı olan Sokolov’un bir sözü vardır, Sokolov derki; Kendini hissettiren organ hastadır. Sinemada hiçbir unsur kendini çok fazla hissettirmemelidir o zaman filme zarar vermiş olur. Mesela bu konuda ‘ışıklar sönmesin’ ile altın koza aldım. Bana dediler ki görüntüler ne güzeldi. Neyse, yanımda bir görüntü yönetmeni arkadaşım vardı o da yarışmacıydı, döndüm dedim ki “demek ki filme zarar vermişim ben, filmden bahsetmediler görüntüleri methediyorlar, benim görüntülerim filmin önüne geçmiş” bu aslında başarısızlıktı, o arkadaşıma bu samimi itiraflarda bulundum. Sonra ‘mum kokulu kadınlar’ da altın koza almıştım, Ali hakan vardı ustalardan bir sinema eleştirmeniydi, çok hoşuma giden bir şey söyledi “Aytekin kutlarım filmi o kadar güzel destekliyor ki görüntülerin “,oh dedim ağzın bal yesin. Beklediğim yorum tarzı buydu. Öbüründe görüntülerin çok güzel film kötüydü denildi ve bu beni üzmüştü çünkü filme zarar vermiştim.

Görüntü yönetmeniyle yönetmenin arasındaki fark nedir?

Şöyle oluyor, yönetmen hikâyeyi kafasında sanal olarak oluşturur, sonra görüntü yönetmenine senaryoyu verir, okutur. Ondan sonra gel konuşalım der, getirir karşısına anlatmaya başlar. O kafasında sanal olarak oluşturduğu dünyayı anlatır, kişilerin karakterlerini, mekânları, mekânların genel atmosferini, söylemek istenilen şeyin içeriğini yani bütün detayları paylaşır görüntü yönetmeniyle çünkü neticede görüntü yönetmeni görsel tasarımla onu perdeye aktaracak olan kişidir. Görüntü yönetmeni, yönetmeni ne kadar iyi anlarsa görüntüyü o kadar sağlıklı olarak perdeye aktarır. Bu yüzden görüntü yönetmeni sürekli okumalı kendini geliştirmeli ki onun semolojik anlamda da yönetmenin kafasının içine girip istediklerini okuyabilmeli. Görüntü yönetmeni kendinden bağımsız bir görsel tasarım yapamaz. Yani yönetmenin dünyasına hizmet etmesi lazım ama bir şartı var, bu çok hassas bir kırılgan noktadır, bir görüntü yönetmeni yönetmenin istediklerini bire bir yapmaya kalkarsa kendine yabancılaşır, kendi yeteneklerini yaratım kapasitesine yabancılaşır, performansı düşer ama yönetmenin istediğini kendi donanımlarıyla harmanlayıp görsel tasarım oluşturursa, bu en sağlıklı paylaşım biçimi olur. Yönetmen dekupajları verir, açıları verir, sonra görüntü yönetmeni çekilir bir kenara ve bütün ünitelerle temas kurarak o görsel tasarımı yaratıp yönetmene hazır buyur der. Yönetmen varsa söyleyeceği bir şey söyler yani işte şurası şöyle burası böyle olsun, onlar yapılır. Herkesin etkinlik alanı farklıdır. Yönetmen en yetkin sınırlara sahip kişidir, setin bir numarasıdır, görüntü yönetmeni iki numaradır hiyerarşidir.

Yani görüntü yönetmeni bir nevi seyirciyle yönetmen arasındaki köprüdür öyle mi ?

Şöyle diyelim görüntü yönetmeni yönetmenin tuvale yaptığı resmin boyasıdır fırçasıdır. o olmadan hiçbir şey yansıtılamaz. Yönetmenin ve görüntü yönetmeninin hayata bakışlarında hassasiyet ve öncelik taşıdığı değerlerden 10 kriterden en az 6sında benzerlik olmalıdır. Böyle olursa aynı dünyayı kurgulamakta ve paylaşmakta daha başarılı olurlar. Diyelim ki on kriterden hiç biri birbirine benzemiyor ama bu yönetmen ve görüntü yönetmeni çok başarılı, ödüller almışlar. Fakat bu 10 kriterde birbirine zıt bu iki karakter, yan yana geldiği zaman çok başarısız bir ürünler çıkartırlar. Burada hem görsel çalışma kötü olur, başarısız olur ve hasar görür. Yönetmen de başarısız olur. O yüzden benzerlikler, hassasiyetler, dünyalar, mesela; siyasi görüşler, hobiler, sinemaya olan hassasiyetler, hayata karşı sorumluluklar bunlardan bazıları. Bunlar da benzerlikler olursa o zaman başarılı olma performansı yüksek olur ama az önce de söylediğim gibi her ikisi de kendi alanında ödül almış başarılı bir yönetmen ve görüntü yönetmeniyse ama hiç bir kriteri birbirine benzemiyorsa bunların başarılı olma şansı, yani ortak başarılı olma şansı yoktur.

Görüntü yönetmeni hangi ekiple daha çok çalışır?

Görüntü yönetmeni, yönetmen açıyı verdikten sonra bütün ünitelerle temas halinde görselliği oluşturur. Sanat yönetmenleriyle çalışır. Kamera ses ışık grubuyla çalışır. Görüntü yönetmeni en çok bunlarla paylaşım yapar ve seti en çok bun ekiplerle oluşturur. Tabi makyajla da ilgilenmek zorundadır. Makyajdan anlamak zorundadır ve bunu bilmek zorundadır. yani bir gurme gibi mutfağa girip yemek yapmak zorunda değil ama onun tadını bilmek zorundadır. Her konuda bu seti oluşturan bütün üniteler üzerinde bir yetkinlik sorumluluğu olduğu gibi yetkinliği de olması lazımdır.

Bu sene gösterime çok fazla Türk filmi giriyor. Türk sinemasının şu an günümüzde geldiği noktayı nasıl buluyorsunuz?

Bu kadar çok film çekilmesi gerekçesini sinemacılar bilirler, sinemacı olmayanlarsa bunu televizyon programlarında program yapanlardan yanlış şekilde öğrenirler, onlar perde arkasını bilmedikleri için sinema kalkındı, bak ne kadar çok film yapılıyor diyorlar. Böyle değil tabii. Kültür bakanlığı sinemaya yardım adı altında, senaryo talepleri karşılığında, onların içinde beğendiklerine para yardımı yapıyor. Yaptıkları para da 150 bin ila 300 bin arasında değişiyor. Bugün en basit sinema filmi bütçesi bile 500 bin in altında değil. En basit, bütcesi en kısıtlı bir film bile 500 binin altında çekilemez. Kültür bakanlığının verdiği150 bin ila 300 bin arası değişen bu rakamla bu 500 bin in altında çekilemeyen filmleri nasıl çekiyorlar. Her yerden iktisat ederek, ekonomik davranıyorlar, her ekonomi bir şeylere hasar veriyor, yani şu mekân olması lazım ama orası pahalı alternatif ikinci mekâna bakalım daha ucuz. Ya da çok mekanda çekilmesi lazımken mekan sayısı azaltılıyor. oyuncu profillerinin başarılı olan profil 10 tane gerekiyorsa 2 tane çok başarılı profil alalım gerisini ucuz daha deneyimsiz alırız, bütçeyi daha aşağıya çekeriz. Bütün bu hesaplar, tabi ki filme hasar veriyor, işte en ucuzu 500 binin altında çekilemeyen film o 200 bin lirayla çekilmeye çalışılıyor. Çok başarılı olma şansıda yok, çekim haftası olarak fazla yayılma şansı yok. O yüzden 70 tane film çıkıyor, birde ucuz olsun diye, bunları dijitalle çekiyorlar. Kültür bakanlığının yaptığı bu para yardımı ile bunlar 200 bin liraya 300 bin liraya filmler çekiliyor, bunların arasında çok azı gerçek anlamda yüksek rakamlara çekiliyor onlarda çok az, yani bütçesi 1 milyon dolar olan bir kaç tane var, sanıyorum. Onlarda gişe kaygısından dolayı komedi filmleri oluyor. Komedi filmlerinin zarar etme riski biraz daha az, etmez değil, eder de zarar etme riski daha azdır komedi filmlerinin, o yüzden çoğunluğu komedi çekiliyor. Çok sağlıklı görmüyorum, yani kültür bakanlığı 50 tane filme 200 bin lira vereceğine 20 tane filme 500–600 bin lira versin. Daha az ama daha kaliteli film çekme şansı olsun. 70 film deyince sanki Türk filmlerinin hepsi çok iyi iş yapıyor da o yüzden çok yapılıyor gibi bir düşünceye insanlar kapılıyor veya televizyon programlarında böyle söylüyorlar bu yanlış. Perdenin arkasını şimdi anlattım.

Günümüzdeki yönetmenlerden beğendiğiniz, takip ettiğiniz isimler var mı?

Yeni jenerasyondan mesela Çağan Irmak beğendiğim bir yönetmen. Baba evinde ben görüntü yönetmeniyken o reji asistanı olarak çalışmıştı. 1 sene beraber çalışmıştık. Sonbaharın yönetmeni Alper Özcan, onun çok iyi bir sinema ruhu var bunu kesinlikle söyleyebilirim. İlk aklıma gelenler bunlar. Serdar akar artık genç demek gerekir mi bilmiyorum ama serdar da iyi bir yönetmendir.

Keşke bu yönetmenle çalışsaydım ya da keşke şu oyuncuyla çalışsaydım dediğiniz isimler var mı?

Türk sinemasında çok az oyuncuyla çalışmadım keşke çalışsaydım dediğim oyuncuların çoğuyla çalıştım. Yabancı sinemada mesela Al Pacino ile çalışmayı isterdim. Neden biliyor musunuz Al Pacino’nun filmlerine baktığınızda ışığı ne kadar doğru ve güzel kullandığını göreceksiniz. Bu çok dikkat edilmez sadece izlenir ama o yüzündeki gölgeleri boşlukları gölgenin yarattığı çizgileri ne kadar güzel ve başarılı oyun yüklüyor. Seyirciye daha etkin gidiyor çünkü yüzün çok aydın olması oyuncunun enstrümanlarını daha etkisizleştirir ya da zayıflatır diyelim. Tamamen yok etmez ama. Yüzüne gölgeler verdiğin zaman oyuncunun ki vermek gerekiyor. zaten bütün illüzyon o gölgelerde. Bunu da Al Pacino olağan üstü biliyor, o yüzden oyunları onlara yüklüyor. Bu hem akılcılık hem de yetenektir. Bunları yapabilmek için de yüzün bebek yüzlü olmaması lazım, yüzünde derinlikleri olan insanların daha başarılı olduğu gerçeği var. De Niro da iyi bir oyuncuydu ama yüzü düzdür. Al Pacino‘dan daha fazla sıkıntı ve emek sarf etmesi gerekiyor

Kategorisindeki diğer haberler

Kocaeli Kitap Fuarı Yoğun İlgiyle Devam Ediyor

Yoğun ilginin yaşandığı 9. Kocaeli Kitap Fuarı, üçüncü gününde söyleşiler ve imza etkinlikleri ile devam ettti.  Günün ilk söyleşisinde Yazar Mevlana İdris ve Salih Zengin okurlarla bir araya geldi.

Daha Fazla Göster 15/05/2017 || 241

Üniversite Tercih Fuarı 2'nci Gününde

EKET Fuarcılık tarafından düzenlenen ve dün başlayan  ‘Kocaeli Üniversite Tercih Günleri’, Kocaeli Uluslararası Fuar Merkezi’nde bugün de öğrencilere ve velilere kapılarını açtı.

Daha Fazla Göster 24/03/2017 || 280

“İpin Ucu Senin Elinde”

Sabah Gazetesi Eğitim Yazarı ve CNN Türk Program Yapımcısı Sait Gürsoy katıldığı Kocaeli Üniversite Tanıtım Günleri’nde liseli öğrencilerle buluştu. 

Daha Fazla Göster 23/03/2017 || 306

“Gazinin Onuru Madalyasıdır”

18 Mart Çanakkale Zaferi’nin 102’nci yıl dönümünde gazilerimizin hikayelerini merak ederek çıktık yola. Tabiki onları bir arada bulabileceğimiz ilk yerde Kocaeli Muharip Gaziler Derneği’nde bulduk kendimizi....

Daha Fazla Göster 18/03/2017 || 578

"Kadın İnsandır, Bizler İnsanoğlu"

  Kadının bir anlam ifade etmediği, ne kadar büyülü bir varlık olduğunun farkına varılmadığı bu çağda yaşıyor olmak belki de çoğumuz için en büyük kayıp. Ama şu bir gerçek ki ne kadar ez...

Daha Fazla Göster 08/03/2017 || 405

Erkek Masalarının Kadın Patronu

Son dönemde artan kadın cinayetleri, taciz ve tecavüz olayları umut kırıcı olsa da, kadınlar bir yerlerde hayata bağlanıyor, güçlü olduklarını her defasında gösteriyorlar. İzmit Yürüyüş Yolu'nda b...

Daha Fazla Göster 08/03/2017 || 491

Son Eklenen Haberler

En Çok Okunan Haberler